3 Aralık 2012 Pazartesi

Bugün Benim Doğum Günüm!

Bugün benim doğum günüm! Bu şarkı da bana gelsin :D


Lesley Gore - It's My Party

Herkese iyi geceler! =)

2 Aralık 2012 Pazar

Funky!

Bir cumartesi gecesini daha evde geçirmenin haklı utancını yaşıyorum dostlar :D

Bu durumu telafi edebilmek için büyük bir şeye ihtiyacım var. Şöyle etkili bir müzik, dinlerken sallanmamı sağlayacak bir şeyler. Evde pijamalarımla, üzerimde bir de "depresyon hırkası" varken havamı değiştirecek şey ne olabilir diye düşündüm ve bu yazıyı James Brown'a ayırmaya karar verdim. Evet yanlış duymadınız! :D

Bu funk ve soul müzik efsanesini bir yazıya sığdırabileceğimi düşünmüyorum (televizyonlarını yeni açanlar için açıklama: tam bir funk hastasıyımdır.). O yüzden bu cumartesi gecesi için iki şahane ve efsane olmuş şarkısını seçtim.

Önce biraz James Brown'dan bahsedeyim izninizle. Funk veya soul müzikle çok ilgilenmiyorsanız bile muhakkak bir yerlerden kulağınıza çalınmış olduğuna emin olduğum biri James Brown. Hatta -bu örneği vermek istemesem de- "magazin programı müziği" olmuş bir parçası mevcut: I Feel Good. İsmi hatırlamayanlar da bu şarkıyı duyunca "heh, tamam" dediğine göre artık devam edebiliriz :D Nerede kalmıştık? Funk müziğin babası olarak tanınır kendisi çoğu kişi tarafından. Funk hakkında uzun uzun konuşasım varsa da bunu başka bir yazıya bırakmak istiyorum çünkü ben bu yazıyı bitirene kadar gece bitecek yoksa.

İki şarkıdan bahsetmiştim az önce; havamı değiştirmeyi başaran şarkıyı sona saklamak istiyorum izninizle. Önce 1976 yılında yayınlanan Get Up Offa That Thing albümünden, aynı adı taşıyan şarkısını dinleyelim bence.


James Brown - Get Up Offa That Thing

Şarkılarının bu kadar harika olmasını James Brown'ın mükemmeliyetçiliğine borçlu olmamız gerektiği rivayet olunur. Hatta ne kadar doğrudur bilemeyeceğim ama beraber çalıştığı müzisyenlerin hata yapması durumunda onlara ceza verdiği söylenir.

Şimdi bu şarkıyla azıcık kıpırdamaya, yerinizde sallanmaya başladıysanız sıra ikinci şarkıda: Payback. Keşke her öfkeli insan intikam istediğinde (Payback = Ödetmek, İntikam) böyle bir şarkı yapsa. Hayat daha güzel ve tabi ki daha funky olurdu =)



James Brown - Payback

İşte dostlar, hırkamla pijamamla otururken bu şarkı çalmaya başladı ve o hırka birden omuzlara alınmış renkli bir cekete,  pijamalarım da ispanyol paça turuncu pantolona dönüştü. Elimdeki çay bardağı viski bardağına dönüştü, ortam loşlaştı, yüzümü biraz kapatan tüylü bir şapka belirdi kafamda. Ve hep birlikte bağırıyoruz: "Revenge! I'm mad!"

Bu şarkıda vokal konusundaki yetenekleriyle "hava atmış" adeta James Brown. 8 dakikalık bir funk macerası bu geceyi evde oturarak geçirdiğim için kendime acımama engel olmaya yetti en azından ;) 

Keyifli dinlemeler!



1 Aralık 2012 Cumartesi

Matematikçi Olamadı...

Böyle tanıtıyor kendini Tijin.

Matematikçi olamadı ama çok güzel masallar getirdi ayağımıza kadar. Henüz müzisyen olmadığını iddia edecek kadar mütevazı ve güzel bir insan. Yeri gelmişken söylemek istiyorum: Müziğin sadece çok büyük çalışmalarla, özel tekniklerle yapılması gerektiğini, müziğe yıllarını verenlerin çok daha değerli olduğunu ya da sadece sanat eğitimi alanların tekelinde olduğunu düşünenler de halt etmiş bence. Teknik o kadar da önemli olmayınca işi kitabına uydurmak yerine içinden kopup gelenleri anlatmak, eğlenmek, eğlendirmek, hüzünlenmek, ağlamak, dans etmek, müziğe dair her şey daha kolay olur. Dinlemek bile daha kolay olur hatta =) Amatör müzisyenlerin ve sokak müzisyenlerinin işlerini güzel yapan belki de tam olarak bu ruh. Neyse ben konuyu daha fazla uzatmadan, "sanat kim içindir" klişesinin köşesinden de döndüğüme göre, Tijin'e geri döneyim. 

17 gece boyunca dinleyebileceğim güzel bir masalı paylaşmak istiyorum sizinle.


Tijin - 17 Gece

Kullandığı sesler değil sadece tüm bu şarkıları masalımsı yapan. Resimlerini düzenlemesi, sözleri, sesi, müziği, her şeyiyle beraber bu dünyanın içine alıyor bizi.

Dinlemek istediğinizde oldukça kolay ulaşabileceğiniz şarkıları var Tijin'in. SoundcloudMyspace ve Bandcamp sayfalarından şarkılarına ulaşabilirsiniz. Tüm şarkılarını burada paylaşmak isterim ama abartmamak lazım, siz bence hepsini dinleyin. :) Yeni çalışmalarını sabırsızlıkla beklemeye devam edeceğim ben de.


Sevgilerimle.

25 Kasım 2012 Pazar

Kısa Bir Ara

Tekrar merhaba.


--- Bu yazım kalbimi kıran bir dostum için olacak. ---


Blogu hazırladıktan hemen sonra, beni bu konularda teşvik eden birkaç arkadaşıma göndermiştim linkini. Bir arkadaşım da blogumun çok güzel olduğunu, birgün olur da yazdıklarımı silmek istersem asla öyle bir şey yapmamam gerektiğini söylemişti bana. Blogun takipçilerinden biri değil ama arada sırada bakıp yazıları okuyordur belki. Birazdan sizinle paylaşacağım şarkıyı da bu arkadaşıma adamak istiyorum işte.

Önce şarkının benim için hikayesini anlatayım: Bu arkadaşım R.E.M.'i pek bir sever. Ben de bir o kadar sevmem :) Yine de sevebileceğimi düşündüğü şarkılarını bana gönderir, denememi söylerdi. Sonra gönderdiği şarkıların çeşitliliği artmaya başladı, başka gruplar, başka tarzlar.. Ne yazık ki öyle çok seveceğim bir şarkı bulmayı başaramadı. Bir gün, seveceğimden ne o ne de ben pek umutlu değilken, bir şarkı daha gönderdi bana. Yine benzer bir "ehm, nası desem, fena değil aslında" gibi bir tepki vereceğimi düşünürken, "oha! çok güzel bu!" dediğimi hatırlıyorum. 

Şarkının adı Moss Side Lonely.  Şarkı için hazırlanmış herhangi bir video (resmi veya hayranları tarafından) yok ortalıkta. Nedendir bilmiyorum, mp3 formatında bulmakta da oldukça zorlandım. Bu yüzden kendi yüklediğim dosyayı sizinle paylaşıyorum. Şarkı Puressence adlı İngiltereli bir gruba ait. Ne yazık ki grup hakkında ve yaptıkları müzik hakkında fazla bir bilgim yok. Açıkçası pek araştırmadım da. (Merak edenler Last.Fm ve Myspace sayfalarından bilgi edinebilirler.)

Neyse dostlar, kalbim hala kırık, şarkı da hala çok güzel. Şimdi çayımı alıp sakinliğimle ve anılarımla vakit geçirme zamanı. Keyifli dinlemeler.


(    Evet blogumu yalnız bıraktım yine. Zaten bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar olan takipçilerim de azalıp bitecek galiba en sonunda =)    )

21 Ekim 2012 Pazar

Kompakt Caz Orkestrası

Merhaba dostlarım!

Ben bu blog işini beceremiyorum sanırım. Yazı yazma işini düzene oturtamadım hala, ama güzel, ışıltılı ve eğlenceli bir geri dönüş yapacağıma inanıyorum bu yazıyla. Üzerinde konuşmaya ve dinleyip keyfini çıkarmaya değer bir grup bugünkü konuğum. Önceki yazılarımdan birinde elektronik müziğe önyargınız varsa kırmak istediğimi söylemiştim, bu da elime geçen ilk fırsat sanırım.

Bahsetmek istediğim ikili İsveç'ten: Koop. Yaptıkları müzikten biraz bahsetmek gerekirse, elektronik-caz diyebiliriz. Hatta acid jazz diyebiliriz. Bu türü de kısaca cazın elektronik müzikle birleşmesi olarak açıklayabiliriz sanırım. Doğal olarak yeni bir akım; 80ler-90lar civarı ortaya çıkmış. İyi ki de çıkmış.

Koop kendi yaptıkları müziği “romantic swingtronica”  (Swingtronica = Swing + Electronica) olarak tanımlamaktan pek hoşlanırmış. Bir yazımı da Swing müziğe ayırmak istiyordum, bu da bahanesi olsun :)

Bu sıkıcı kısımları geçecek olursak, Koop'u diğer gruplardan ayıran bir özelliği var: Dışarıdan çok iyi bir caz grubu gibi müzik yapıyorlar ama aslında yaptıkları müzik dev bir yap-boz gibi. Şarkıların tamamını "Sample" kullanarak oluşturuyorlar. Yani, eski caz kayıtlarından bir sürü, binlerce küçük parçalar, numuneler (sample) alıyorlar: davullar, klarnet, kornet vs. Ve bu minicik parçaları bir araya getirip olağanüstü bir kolaj çıkarıyorlar ortaya. Bu yüzden Koop'un bir albüm yayınlaması yıllar sürüyor. Ama ortaya çıkan olağanüstü kayıtlara değiyor doğrusu. Şarkılardaki vokaller hariç, her şey sample'ların bir araya getirilmesiyle oluşturulmuş. Bunu bilerek dinleyince insanın başı daha bir dönüyor sanki. Soul for Sahib adlı şarkılarında ne kadar etkileyici bir iş çıkardıklarını görebilirsiniz.

Yaptıkları iş zor olduğu için takdir edilmelidir gibi bir iddiam yok bu arada. Fakat kompozisyonları çok başarılı ve dinlemekten gerçekten keyif alabileceğiniz şarkılar. Tüm albümlerinde farklı birkaç vokalle birlikte çalışmış Koop. Bu güzel insanlara dikkat etmeye değer. Bunlardan biri de Ane Brun. Koop Island Blues şarkısında duyduğumuz vokal ona ait. Vokal dışında duyduğunuz kısım da iki kişinin eseri. Bir de canlı olarak bu şarkıyı dinlediğimizi düşünelim, şuradaki gibi kalabalık bir sahne olacağı kesin. Merak edenler için Ane Brun'un sahnesi de böyle. Bu performansını oldukça beğeniyorum.

Bu kadar neşeli ve parlak şarkıların yanında karanlık sayılabilecek, ilginç çalışmaları da var. En sevdiklerimden biri de ilk albümlerinden Psalm adlı şarkı. Denemeye değer olduğunu düşünüyorum.

Son olarak iki güzel şarkılarını paylaşmak istiyorum sizinle. İlki, en sevdiğim Koop şarkılarından biri olan Tonight. Vokaller Mikael Sundin'e ait.


Koop - Tonight


İkincisi de gerçekten çok başarılı bir şarkı: Forces... Darling. Vokaller Earl Zinger ve (eğer yanlış duymadıysam) Yukimi Nagano'ya ait. Bu şarkıyı farklı bi seviyorum. 


Koop - Forces... Darling


Devamını merak edenler Myspace sayfalarından grubu takip edebilirler.

Umarım keyifli bir cumartesi gecesi müziği olmuştur, sevgilerimle!




6 Ekim 2012 Cumartesi

We Weep With The Earth...

Merhaba dostlar!

Yine sizinle paylaşmak için sakin ve hüzünlü şarkılarım var. Sürekli müzik dinleyip ağlamıyorum ben bu arada. :D Her ne kadar blogta yazdıklarımı düşününce inandırıcı gelmeyecek olsa da söyleyeyim dedim. Yine çok neşeli bir yazı hazırlamamama mazeret olsun diye böyle bir giriş yaptım =)


Bugün bahsetmek istediğim grup Novemthree. Amerika çıkışlı yeni nesil folk müzik yapan bir grup. Yaptıkları müzik için "meadow folk, naturalistic folkism" (çayır folk, natüralist folk) ifadelerini kullanmışlar. İsimlere pek takılmayalım tabi. Grup hakkında ne yazık ki fazla bir bilgim yok. Canlı görme fırsatını da bulamadım, aramızda okyanus var zira. Şarkılarını Myspace ve Soundcloud üzerinden dinleme şansınız var. Albüm duyuruları vs gibi bilgileri de kendi internet sitelerinden ve Facebook'tan takip edebilirsiniz.


Doğayla iç içe olmaya çalışan bir grup Novemthree. Daha doğrusu onun bir parçası olduğunu bilen bir grup. Ve belki de en nankör parçası olduğunu bilen.. "We weep with the earth..." (Dünyayla beraber ağlıyoruz.) diyorlar bize. Şarkılarını dinleyince doğru söylediklerini anlıyorsunuz. Belki de bu grubun şarkılarına kadar, bu cümleyi görene kadar doğanın mutsuz olabileceği ihtimalini düşünmemiştim. Doğa güçlüdür çünkü. Güçlüdür, bilgedir, doğa ana yavrularını hep korur ve bu yüzden güçlüdür vb sözler sarmış dört bir yanımızı. Farklı kültürlere göre içeriği değişse de ana fikir olarak doğanın isterse bizi bir günde yok edebilecek kadar güçlü ama bir o kadar da sabırlı olduğu anlatılır, buna inanılır. Doğa güçlü müdür gerçekten? Belki de öyle. Ama bu dünya üzerindeki tüm canlılar olarak eğer doğanın çocuklarıysak, yaşlı annemiz gerçekten üzgün olsa gerek.. Her gün şahit olduğu ölümler, felaketler, ihmaller.. Kırılan her dal, ölen her serçe, zehirlenen her metreküp hava.. Hem bazı felaketlerin sebebi olup hem de sonuçlarına üzülmek de zor olsa gerek. Henüz uğrayamadığımız, beton götüremediğimiz soğuk ormanlara kulak verebilirsek belki duyabiliriz onun sesini. Bu şarkılar da o hüznü paylaşan sessiz, sade fon müzikleri olarak gelir kulağımıza bir yerlerden.

En sevdiğim iki şarkılarını paylaşmak istiyorum izninizle.


Novemthree - Ashes




Novemthree - Blood Red Bird

Keyifle dinleyin dostlarım.

Görüşmek üzere!

4 Ekim 2012 Perşembe

TKDE


Uzun zaman oldu yine ben yazmayalı. Bu sefer bahsedeceğim grubu özenle seçtim dostlarım.

Geçenlerde fark ettim ki, bu blogta tamamen risksiz gruplardan ve müziklerden bahsediyorum. Dingin, yumuşak, herkesin rahatça dinleyebileceği, deneysel olmayan, herkese az ya da çok hitap edebilecek şarkılar.. Sanırım beğenilmek uğruna elim hep böyle müziklere gitti :)

Bu durumu değiştirmek istiyorum ama. Dinledikçe ve beğendikçe başkalarıyla paylaşmak istediğim müziklerin olduğu bir blog olsun istemiştim; en sık dinleyip en çok beğendiklerime yeterince yer vermezsem olmaz.

Bu sebeple bu yazı için ideal bir grup seçtiğime inanıyorum. Örgüt adı gibi görünen yazı başlığı da grubun kısa adı: The Kilimanjaro Darkjazz Ensemble.

Önce yaptıkları müzikten biraz bahsetmek gerek sanırım. Tür isimleri çok önemli değil tabi, kalıplara sokmasak da olur ama "ben bunu beğendim" derseniz benzer müzikleri ararken kolaylık sağlayabilir en azından ;) TKDE, isminde var olan Dark Jazz (Karanlık Caz) türünde müzik yapıyor. Cazın bir alt türü diyebiliriz bu türe, ama tek başına caz olarak nitelendiremeyiz. Bu bir fusion (birleştirme). İki ya da daha fazla türü bir araya getiren müzik türüne fusion diyoruz kısacası. Caz müziğiyle, elektronik müziğin türlerinden olan down tempo, ambient gibi türleri birleştirmiş bir dal Dark Jazz. Tabi ki ismindeki Dark'ın (karanlık) hakkını verecek bir havası var. Karanlık, bazen depresif ve mistik.

Hemen örnekle açıklamak gerekirse ilk albümlerinden The Nothing Changes ideal bence. Hemen ardından da Adaptation of the Koto Song.

Neyse, ne diyorduk? Elektronik müziğe ne derece önyargılı yaklaşırsınız bilmiyorum. Öyleyse de bu blogta bunu kırmak için elimden geleni yapacağım :D Yine de bu grubun tamamen elektronik ortamda müzik yapmadığını belirtmem gerek. Bazı müzikseverler için bunun önemli bir kıstas olduğunu biliyorum. Konserlerinde de mümkün olduğunca organik performanslar sergilemeyi tercih ediyorlar. 

2000 yılında Hollanda'da kurulmuş bu grup, ilk olarak var olan sessiz filmlere müzik yapmak için bir proje şeklinde ortaya çıkmış. Kullandıkları enstrumanlar davul, trombon, piyano, flüt, çello ve keman. Bunlarla beraber bas, vokaller, ritmler ve tabi elektronik öğeler var. Facebook sayfalarında "Hayali filmler için soundtrack" yaptıklarını söylüyorlar. Örneğin:


The Kilimanjaro Darkjazz Ensemble - Amygdhala


Sizinle son olarak paylaşmak istediğim şarkıları Pearls for Swine. İki sebebi var: Birincisi, bu grubu bu şarkılarıyla tanıdım :) İkincisi, bu sefer risksiz bir şarkı paylaşmak istemiyorum. Sevmeyenler için yorucu olabilecek elektronik kısımlarına rağmen bu şarkıyı seçmeyi uygun gördüm. Yine de beğenileceğinden umutluyum.


The Kilimanjaro Darkjazz Ensemble - Pearls for Swine

Keyifli dinlemeler!

Aa unutmadan! The Kilimanjaro Darkjazz Ensemble 10 Ekim'de İstanbul'da! Heyecandan yazmayı unuttum sanırım :D Eğer sevdiyseniz canlı canlı dinleme fırsatı kaçmaz bence. Akbank Caz Festivali kapsamında geliyorlar. Biletler için: http://www.biletix.com/etkinlik/NC030/ISTANBUL/tr

Hepinizi bekliyorum, sevgilerimle!

14 Eylül 2012 Cuma

İlginç İsimli Post Rock Grupları Vol. 1

Bugünkü konuğum, başlıkla mükemmel uyumuyla göz dolduran Help! The Captain Threw Up.

Enstrumental müzik yapan bu genç arkadaşlar Türkiye'den bir post-rock grubu. Oldukça sakin ve rahatlatıcı tınılara sahip. Myspace profillerinde 60lar 70ler akımlarından izler bulunabileceğini yazmışlar, fakat bu cümlenin uyandırdığı beklentiyi karşılayacak kadar yok diyebiliriz o izlerden. Oldukça ümit vaat eden, gayet başarılı bir post rock grubu. Enstrumanların uyumunu da çok sevdiğimi söylemem gerek. Mesela yeni grup kurmanın da getirdiği bir heyecanla, yeni bir enstrumanı müziğinize eklerken (standart rock enstrumanlarının haricinde bir enstruman, keman gibi), bunu daha fazla öne çıkarmak, yeniliğinizin daha çok fark edilmesini sağlamak için müziğinize abartılı ya da yorucu kısımlar eklemeniz riski var. Bazı yeni gruplarda ya da bazı grupların ilk çalışmalarında bunlara rastlamak mümkün. Help! The Captain Threw Up gösteriş uğruna bu abartıya yenik düşmemiş ve ortaya çok güzel şeyler çıkmış. Yine de benim minimal olanı daha çok beğenmemle alakalı olabilir tüm bunlar tabi.

Last.fm'in dediğine göre en çok dinlenen şarkıları Silver Dust. Belki de ücretsiz indirme seçeneği eklendiği için bu istatistik böyle. Onun dışında gözlemlediğim kadarıyla en çok beğenilen şarkılarından biri Calm Cow. İki şarkı da çok hoş, Calm Cow bence daha başarılı ve kesinlikle daha dingin. Yazın sonu, sonbaharın başı, ılık bir akşamda denizi izleyerek dinlemek gerek gibi. İlk fırsatta deneyeceğim.

Tüm şarkılarını Soundcloud'dan dinleyebilirsiniz. Download seçenekleri de sunmuşlar üstelik.

Yine de, ilk gözağrım ve en çok beğendiğim şarkıları bunlar değil. Sizinle de paylaşmak istediğim şarkıları Waterwheel. Yukarıda bahsettiğim enstruman uyumu da bu şarkıyla daha anlamlı olacak sanırım. Keman kesinlikle bir derinlik katmış tüm şarkıya. Bana en çok bir şeyler hissettiren şarkıları da bu oldu. Daha "gerçek" sanki diğerlerinden; bir şeyler anlatmaya çalışıyor gibi. Belki hüzünlü, belki af dileyen ya da kendini anlatmaya çalışan bir şeyler. Aynı zamanda hareketli, durmayan, güçlenen.. Kahramanlık hikayeleri gibi değil ama sıradan hayatlarımızın kendisi gibi bir yandan. Müziği yapanlar bu kadar düşünmüyordur muhakkak. Yine de dinlerken yeni bir yerlere gidip yeni hikayelerle tanışmak güzel oluyor bazen; bunu bana sağlayan her müzisyene de teşekkürlerimi sunuyorum : )

Tadını çıkarın dostlarım, keyifli dinlemeler!

13 Eylül 2012 Perşembe

Jazz Demişken..



Geçenlerde İKSV Caz Festivali'nin bahsi geçmişti, şimdi yine geçecek çünkü -hangi yıl olduğunu net hatırlamıyorum- birkaç yıl önce bu festival çok neşeli ve de kalabalık bir grubu ağırladı: Funk Off.

Funk Off İtalya'dan bir Jazz grubu. Kendilerine "Funky Marching Jazz Band" (Funky Jazz Sokak Grubu) diyorlar. Bunun da bir sebebi var tabi, 16 İtalyalı müzisyen bir yandan müzik yaparken bir yandan da dans ederek, zıplayarak sokaklarda yürüyor, havalı güneş gözlükleriyle birlikte =) Kendilerine "Funk Off: The Brass Band" de diyorlar kimi zaman (Brass = Pirinç), sadece pirinç üflemeli çalgılar kullandıkları için. Bariton, alto ve soprano saksafonlar, trompetler, sousaphone.. ve tabi perküsyon.

Bu Funky grubun İstanbul adlı şarkısını dinleyin mutlaka. Bir yandan İstanbul çalsın, bir yandan da güneş gözlüklü, yürüyen, dans eden 16 kişi düşünmeye başlayın. Bahsettiğim sokak görüntülerinden birini buradan izleyebilirsiniz. Bir ya da iki kişinin öne çıktığı, kalanların da o kişiye destek olduğu bir grup değil ve belki de bu yüzden böyle güzel bir müzik dinleyebiliyoruz =) Herkesin bir şeyler kattığı, o kalabalığı hissettiğiniz şarkılar bunlar.

Hadi kıymetini bilelim o zaman, keyifli dinlemeler! =D

Funk Off - Women & Money (2010 - Una Banda Così)




Görüşmek üzere!

12 Eylül 2012 Çarşamba

Toprağın Altında Hayat Var


Merhaba!

Son yazımda görmek için sabırsızlandığım birinin konserine gittiğimden bahsetmiştim; bu yazıda da görmek için can attığım ve umarım -bir aksilik çıkmazsa- 19 Eylül Çarşamba akşamı, Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu'nda göreceğim bir gruptan bahsetmek istiyorum.

Dead Can Dance, şu ana kadar dinlediğim en özgün ve başarılı gruplardan biri. 1981 yılında bir araya gelen Lisa Gerrard ve Brendan Perry ikilisinin kurduğu bu harika grup, birbirinden başarılı albümler yayınladı, birbirinden güzel konserler verdi. 1998 yılında ayrıldılar, 2005 yılında tekrar bir araya geldiler. Şimdi 2012'ye geldik ve Dead Can Dance uzun bir aradan sonra tekrar Türkiye'ye geliyor. Heyecan verici!

Yaptıkları müziği tanımlamaya çalışırsak yeni nesil orta çağ avrupası müziği ya da basitçe gotik, dark wave diyebiliriz. Yine de yaptıkları müziği bu kalıplara sığdırmaya çalışmak yanlış olacaktır. Çünkü bir şarkıda kendinizi kuzeyde, soğuk ve karanlık bir sokakta yürürken görürken ya da çanlar, kilise orgları vs duyarken (Chant of the Paladin) bir sonraki şarkılarında çok daha oryantal bir müziğe rastlayabilirsiniz: ney, davullar... Bakarsınız birden bir çöle düşüvermişsiniz (Desert Song --linkte şahane bir canlı performanslarını izleyebilirsiniz-- ). Lisa Gerrard'ın vokalleri de hemen her şarkıda sınırlarınızı Avrupa'dan, Afrika'dan, Asya'daki çöllerden daha öte bir yere taşıyor.


Dead Can Dance - Yulunga



80li yıllarda -90lı yılların başlarına kadar- punk kültüründen sonra, bu kültürden beslenen yeni bir akım (Post Punk) ortaya çıkar. Dead Can Dance'in özellikle ilk albümlerinde bu akımın etkileri bolca vardır diyebiliriz bence, bi sakıncası olmaz. Dead Can Dance adlı ilk albümlerinin ilk şarkısı The Fatal Impact buna mükemmel bir örnek.

3. albümlerinden itibaren tarzlarının evrilmesine, daha sabit bir hal almasına şahit oluyoruz: Post Punk türünden uzaklaşmış, daha karanlık ve dingin, orta çağa yaklaşmış. Within the Realm of a Dying Sun & The Serpent's Egg albümleri oldukça belirgin ve benim de favori albümlerim =)

Bu iki albümdeki tüm şarkıları dinlemeye değer ama Within the Realm of a Dying Sun albümünde, Cantara adlı şarkıları ayrıca dikkate değer. Bu şarkının sözleri bir dile ait değil. Lisa Gerrard ve Brendan Perry, atalarının kendilerine yol göstermesi için inzivaya çekildiklerini, bu esnada hissettikleri şekilde şarkı söylediklerini anlatıyor. "Dead Can Dance'i biliyorum" diyebilmek için ilk dinlenmesi gereken şarkılardan biri Cantara. (Çok sevdiğim bir gruptan bahsediyor olmamın kötü yanı da bu işte, uzatıyorum. Bu böyle gider müdahale etmezsem. Toparlıyorum hemen izninizle.)

Dead Can Dance'in evreninde dolaşabilmek için, 3 köşesinden 3 farklı şarkılarını ekliyorum sizin için.

1. Az önce bahsettiğim Cantara.



2. Soundtrack olarak başka başka yerlerde duymuş olabileceğiniz The Host of Seraphim. Her dinlediğimde ürperdiğim, ağıt gibi bir şarkı.


3. Crescent. Bu şarkının yeri bende ayrı. Fazla açıklama yapmıyorum yine, Dead Can Dance'in daha oryantal şarkılarından biri. Selections From North America albümlerinde bulabilirsiniz.




Hoşunuza gitti mi bilmiyorum ama paranız varsa ve bir şans daha vermek istiyorsanız bu konseri kaçırmayın derim. Beğendiyseniz, biletim hazır, bekliyorum hepinizi =)

İyi geceler, iyi dinlemeler!



1 Eylül 2012 Cumartesi

Şarkı Söyleyen Melek


Yazı resmen bitirdik ve eylül ayının ilk günündeyiz; geçtiğimiz yaz çok güzel konserler ve festivaller düzenlendi. Eylül ve ekim boyunca da devam edecek. Maddi sıkıntılarımdan dolayı konser konser gezemedim ama, uzun zamandır beklediğim biri vardı ki onu kaçırmadım işte.

2007 yılının İKSV Caz Festivali düzenlendiği sırada benim İstanbul'daki ilk senemdi. Konser konusunda oldukça bereketli bu şehre henüz alışamamıştım. İstiklal'de yürürken biri elime bir broşür tutuşturdu: İKSV Caz Festivali programı. Hızlıca bir göz attım kimler geliyormuş diye, gözüme Antony and the Johnsons ilişti. İsmi daha önce hiç duymamıştım. Açıklama kısmında "son derece sıradışı, kırılgan bir vokal şekline sahip.." gibi bir şeyler yazıyordu. Önce önyargılı yaklaştım aslında, "bu pek iyi sayılmaz ama ilginç gibi, idare edin işte" der gibi geldi o açıklama :D

Yine de merak ettim ve eve gider gitmez ilk işim -adını unutmadan- Antony and the Johnsons şarkıları dinlemek oldu. Last.fm sağolsun, en çok dinlenen şarkılarını buldum önce. İlk dinlediğim eseri Hope There's Someone oldu.

Hayatımda bir şeyi yaptığım için kendimi en şanslı hissettiğim anlardan biri oldu dinlediğim ilk an.

Vokal Antony Hegarty'ye ait. (CocoRosie severler de "Beautiful Boyz" adlı şarkıdan tanırlar Antony'yi)

Gerçekten "sıradışı ve kırılgan"la ne demek istendiğini anlayabilirsiniz Antony'yi dinlerken. Oldukça naif, hoş, yumuşak ve bir o kadar da hüzünlü bir sesi var. Düşünceleri de aynı şekilde naif, umutlu. Mutsuzluğunun tadını çıkarıyor gibi de bir yandan. Her duyguyu oldukça yoğun yaşadığını anlıyorsunuz dinledikçe. Özellikle "çok erkek" (!) biriyseniz, öyle olmak zorunda kaldıysanız, sizi kimsenin duymayacağı bir yerde dinleyin şarkılarını biraz gevşeyip. "Küçük bir kız çocuğu" gibi ağlayın, pişman olmayacaksınız.

Neyse lafı fazla uzattım; 2007'deki konsere gidemediğim için üzülmüştüm ama bu sene, 2012 yazında tekrar İKSV Caz Festivali kapsamında Antony Hegarty'nin Flarmonia İstanbul ile birlikte konser vermeye geleceğini öğrendim. Biter korkusuyla anında bilet aldım. 9 Temmuz günü geldiğinde olağanüstü bir konser izleme şansı buldum. Eğer bir gün bir yerde izleme şansınız olursa asla kaçırmayın. Konserdeki en başarılı performanslarından iki tanesini paylaşmak istiyorum sizinle. (Linkler Flarmonia İstanbul yerine Hollanda'dan Metropole Orchestra'yla birlikte hazırlanan performanslara ait)

İlki I Fell in Love with a Dead Boy. Tek kelimeyle mükemmel.

İkincisi, asıl dinlemenizi çok istediğim şarkısı, Crazy in Love. İsmi tanıdık geliyor olabilir, bir Beyonce cover'ı. Aynı sözlerle iki farklı insanın yorumunu kıyaslayınca biraz anlıyorsunuz Antony'nin hissetme şeklini. Hayatımda dinlediğim en başarılı cover çalışmalarından biri bu şarkı. Hatta belki de en iyisi. Dinlerken aşık olmak ve acı çekmek, o güzel melankoliyi yaşamak istedim.



Antony and The Johnsons & Metropole Orchestra - Crazy In Love

Keyifli dinlemeler! Sevgilerimle =)







29 Ağustos 2012 Çarşamba

Bütün Galaksi Orada Dönüyor

Merhaba Dostlar!

Çok uzun zaman oldu, gencecik, körpecik blogumla ilgilenmeyeli. Pek takip eden olmadığı için kendi kendime konuşuyorum hissine kapılmıyor değilim ama olsun. Boş bırakmayacağım bundan sonra buraları (Çok özür dilerim Callieach Bheur!)

Sevgili harddiskim bozulunca (dinlediğim tüm müzik dosyaları bu harddiskin içindeydi) ne yapacağımı bilemedim. Bir şeyler dinledikçe yazabiliyorum ancak; ısmarlama olmasını istemiyorum yazılarımın. El emeği göz nuru arşivim gidince de doğru dürüst bir şeyler dinleyip de yazı yazamadım. Umarım telafi edebilirim.

Geri dönüşümün ilk şarkısı da bari yine Kadıköy'den olsun diyorum ve huzurlarınıza "Esas Çocuk"u çıkarıyorum efendim. Pek duyulmamış ve/veya iddiasız grupları paylaşmaktan ayrıca bir keyif alıyorum. Duyulmamış dedim ama muhakkak ki duyulmuş gruplar bunlar, bir Madonna popülerliğinde olmayan diyelim. --Kimse alınmasın diye açıklama yapmaktan kırılacağım bir gün--

Neyse, diyoruz ki;

Ay dünyanın etrafında dönüyor, dünya kendi etrafında dönüyor, sekiz gezegen güneşe dönüyor, bütün galaksi orada dönüyor da, sen bana dönmüyorsun

Esas Çocuk'un "Kelebek" adlı şarkısını buradan dinleyebilirsiniz. Ben bi de canlı performanslarını merak ediyorum diyen varsa aşağıdaki video da onlar için gelsin =)


Kendilerini Myspace ve Soundcloud'dan takip edebilirsiniz. Hatta Soundcloud'da şarkılarını indirme seçeneğiniz de var. Güle güle dinleyin, kısa zaman sonra görüşmek üzere =)

24 Haziran 2012 Pazar

Zıpla!

Balkan müziği severler buraya!

A Hawk And A Hacksaw, Amerika'dan iki kişilik bir grup. Biraz "deneysel" Balkan müziği icra ediyorlar :)

Azıcık neşemizi bulalım istiyorum. Paylaşacağım şarkıları "A Hawk And A Hacksaw And The Hun Hangár Ensemble" albümlerinden, öyle deneysel olmayan bir şarkı. Bu albüm Doğu Avrupa ezgilerini ayağımıza kadar getiriyor Amerika üzerinden :D


Serin bir yaz gecesi fenerlerle ışıklarla süslenmiş bir çayırda bir düğün, plastik beyaz sandalyeler, tanıdık suratlar... Resmiyet yok, eğlenen insanlar var. "İşyerinden arkadaşlar" yok, "komşular" var :D

Atlayın, zıplayın, eğlenin!

A Hawk And A Hacksaw - Romanian Hora And Bulgar


23 Haziran 2012 Cumartesi

Fikrimin İnce Gülü

Yaklaşık 10 günlük bir aradan sonra tekrar yazıyorum, buraları boşlamamam gerektiği tavsiyesini veren arkadaşlarıma teşekkür için "sıradaki şarkıyı Salim ve Burak'a armağan ediyorum". Selam gönderme gibi işleri ilerleyen şarkılarda denerim, bakalım nasıl oluyor =)

Yazı yazma işine pek alışamadım, yalan değil. Tanıyanlar bilir, konuşmayı çok sevdiğim için o konuda daha başarılıyım sanırım :D

Size rahat rahat yorum yapabildiğim anların resmini çizmeye çalışayım:
Arkada bi şarkı açık (ya da kulaklıklarım takılı yeni bir grup/albüm dinliyorum, ne kadar güzel olduğunu fark edince çekiyorum kulaklığı, dışarı veriyorum sesi). Yanımda biri ya da birileri var. Önümde demlemeye üşendiğim için poşet çay var. Bir yandan bardağın kenarından sarkan iple oynarken bir yandan da yanımdaki arkadaşıma dinlerken neler hissettiğimi anlatıyorum. Ağzımdan dökülen kelimeler öyle süslü ya da edebi değeri yüksek şeyler olmuyor elbette ama nedense daha güzel ifade edebiliyorum kendimi. Hatta tam olarak o müziğin bana ne hissettirdiğini anlatabildiğimi düşünüyorum. Yazarken eksik kalıyor birşeyler sanki. Zamanla alışırım umarım, daha güzel ifade edebilirim =)

Şimdi yazarak pek anlatamayacağım hoşlukta bir şarkıyı paylaşmak istiyorum sizinle. Ceylan Ertem'den.


Ceylan Ertem, Fikrimin İnce Gülü adlı şarkıyı çok başarılı bir şekilde coverlamış. İlk albümü "Soluk"ta bulabilirsiniz. Benim için albümdeki en dikkat çekici şarkıydı bu aynı zamanda. Trip-hop / Downtempo severler de henüz dinlemediyse mutlaka dinlemeli. Bu şarkının hüznüne çok güzel giden bir sesi var Ceylan Ertem'in. Aynı hüznü değersizleştirmeyecek sadelikte de bir müzik...

Ceylan Ertem - Fikrimin İnce Gülü



Sevgilerimle!

13 Haziran 2012 Çarşamba

Kadıköy Kafası Kocaman

Yine Kadıköy semalarından bir grup "Halimden Konan Anlar". Yanlış anlaşılmasın, çok Kadıköy'de takılan, ordaki barlarda çalan grupları dinleyen ya da ne bileyim arkadaş çevresi bu gruplardan oluşan biri değilim, evimde otururken duydum ilk isimlerini :D

Benim -iyi mi kötü mü tartışılır- bir huyum var: İsmi ilginç olan gruplar hemen dikkatimi çeker, sırf ismini beğendiğim için dinlemeye karar verdiğim çok olmuştur. Mesela en son "Someone Still Loves You Boris Yeltsin" için aynı şeyleri hissetmiştim (pek beğenmemiştim müziklerini ama bir şans daha vermeyi düşünüyorum, ilerleyen günlerde belki bunun için de yazarım).

Neyse, konu bu değil. Konu Halimden Konan Anlar'ın pek şahane bir grup olması. Tabiri caizse duyar duymaz aşık oldum.

Şarkıları, sözleri, vokal şekli, enstrumanları.. Her şeyiyle pek güzel, oldukça başarılı bir grup. İlk dikkatimi çeken şarkıları Durdurun ve Kadın olmuştu. Tüm şarkılarını Soundcloud'dan ve Myspace'ten takip edebilirsiniz. Hatta edin. Hepsini dinleyin bence :D

İlk fırsatta da canlı dinleyin derim ben. Sahneleri de gerçekten çok başarılı. Ben de düzenlemesi -bence- en iyi olan şarkısını paylaşmak istiyorum şimdi. Keyifli dinlemeler!

Halimden Konan Anlar - Sergüzeşt-i Kadıköy




11 Haziran 2012 Pazartesi

Istanbul Blues


Biraz da İstanbul Blues Kumpanyası'ndan konuşalım.

Bu güzel grup ilk albümlerini 1997 yılında "Kökler" adında yayınlamış. Albümde Chicago blues, delta blues, jump blues vs gibi alt türlerden örnekler bulabileceğiniz gibi albümün ismine yakışan şarkılar da bulabilirsiniz =) Gerçi ne amaçla o ismi seçtiklerini tam olarak bilemem tabi, grubun bir açıklamasından değil kendim dinlerken hissettiklerim sonucu bu kanıya vardım.

Albümün ilk şarkılarında Afrika ezgilerini duymaya başlıyorsunuz. Böylece Blues'un köklerine, Afrika'ya kadar inmiş oluyoruz.


Afrikayı özgürleştirdikten hemen sonra kendi köklerimize de inmeye başlıyoruz. Anadolu ezgileriyle Afrika'nın ve Blues'un mükemmel uyumu! Ağızda dağılan gerçek "Anadolu Blues" parçacıkları! Blues on Fidayda da bunun güzel bir örneği.

Ama yine de asıl paylaşmak istediğim güzellik, 1999 yılında çıkan "Sair Zamanlar" adlı albümden "Derbeder" adlı parça. "Türkçe Blues" değil de, "Türk Blues" diye bir şey var mı diye sorsalar cevabım bu şarkıyla olurdu herhalde :D

Bu neşeli şarkıyla başbaşa bırakıyorum sizleri, iyi dinlemeler!





(Daha önce burada bulunan Youtube linkine artık erişilemediği için Grooveshark bağlantısıyla değiştirdim. Fakat bu site de yasaklı olduğundan erişim için dns ayarları yapmak gerekecek. Her yolu denedim başka bağlantı bulamadığım için böyle oldu, kusura bakmayın.)





10 Haziran 2012 Pazar

Seni Seviyorum Ama Bunları Yüzyüzeyken Konuşuruz

Yüzyüzeyken Konuşuruz kendilerini şöyle tanıtıyor:

"Yüzyüzeyken Konuşuruz dışardan bir müzik grubu olarak görünse de, aslında Vimeo üzerinden devam etmekte olan minimalist bir -canlı- müzik projesidir."

Kadıköy'lü bu insanlar en az kendilerini anlattıkları bu cümle kadar samimi. Beraber müzik yapmayı seven, bu yüzden bizim de dinlerken keyif aldığımız insanlar. Son derece içten bir müzik ve içten sözlerle üstelik. Mükemmel sesler bulmayı denemek, çok meşhur olmak ya da virtüöz olmak gibi bir kaygıları olmadığını tahmin ediyorum. Sözlerinde de öyle "büyük laflar" etme kaygısı da yok =) Arkadaşlarınızla evinizde otururken beraber çalıp söylüyormuşsunuz gibi. Yaratıcı ve hoş.




Kendilerini Soundcloud'da takip etmek de mümkün, şarkılarını mp3 olarak indirme seçeneği de koymuşlar.


Çaya da bekleriz! Keyifli dinlemeler =)

9 Haziran 2012 Cumartesi

Merhaba!

Dün sevgili arkadaşım Burak'ın da beni heyecanlandırması üzerine bir süredir düşünmeme rağmen uğraşamam deyip vazgeçtiğim blogu sonunda açmaya karar verdim. İlk fikri de canım Cansın'a borçluyum. Kendi çapımda müzik eleştirisi yapabileceğim, dinleyip de heyecanlandığım müzikleri insanlara anlatabileceğim bir yer olsun istedim. Beni gaza getirmek için elinden geleni yapan Timuçin'e de sevgilerimi sunarım :D



Nasıl bir şey olacağını ben de tam bilemiyorum henüz ama denemeye değer. Umarım elime yüzüme bulaştırmam :D

Şimdi herkes bu güzel, serin yaz akşamında Hindi Zahra için çay bardaklarını bir araya getirsin.


"Beautiful stranger, don't wanna know your name"

Sadece güzel, sakin değil, hüzünlü de gelir bana bu şarkı. Şimdiye kadar karşımıza çıkan "beautiful stranger"ların elinden tutup, oradan düşünmeden uzaklaşmadığımız için duyduğumuz pişmanlıkları da hatırlatıyor sanki. Her şeyin planlı, bilindik ve düzgün gittiği ama bir yandan da herkesin yabancı, tehlikeli ya da sıkıcı olduğu bir dünyadan az da olsa uzaklaşmak güzel olmaz mıydı?


Sevgilerimle!