14 Eylül 2012 Cuma

İlginç İsimli Post Rock Grupları Vol. 1

Bugünkü konuğum, başlıkla mükemmel uyumuyla göz dolduran Help! The Captain Threw Up.

Enstrumental müzik yapan bu genç arkadaşlar Türkiye'den bir post-rock grubu. Oldukça sakin ve rahatlatıcı tınılara sahip. Myspace profillerinde 60lar 70ler akımlarından izler bulunabileceğini yazmışlar, fakat bu cümlenin uyandırdığı beklentiyi karşılayacak kadar yok diyebiliriz o izlerden. Oldukça ümit vaat eden, gayet başarılı bir post rock grubu. Enstrumanların uyumunu da çok sevdiğimi söylemem gerek. Mesela yeni grup kurmanın da getirdiği bir heyecanla, yeni bir enstrumanı müziğinize eklerken (standart rock enstrumanlarının haricinde bir enstruman, keman gibi), bunu daha fazla öne çıkarmak, yeniliğinizin daha çok fark edilmesini sağlamak için müziğinize abartılı ya da yorucu kısımlar eklemeniz riski var. Bazı yeni gruplarda ya da bazı grupların ilk çalışmalarında bunlara rastlamak mümkün. Help! The Captain Threw Up gösteriş uğruna bu abartıya yenik düşmemiş ve ortaya çok güzel şeyler çıkmış. Yine de benim minimal olanı daha çok beğenmemle alakalı olabilir tüm bunlar tabi.

Last.fm'in dediğine göre en çok dinlenen şarkıları Silver Dust. Belki de ücretsiz indirme seçeneği eklendiği için bu istatistik böyle. Onun dışında gözlemlediğim kadarıyla en çok beğenilen şarkılarından biri Calm Cow. İki şarkı da çok hoş, Calm Cow bence daha başarılı ve kesinlikle daha dingin. Yazın sonu, sonbaharın başı, ılık bir akşamda denizi izleyerek dinlemek gerek gibi. İlk fırsatta deneyeceğim.

Tüm şarkılarını Soundcloud'dan dinleyebilirsiniz. Download seçenekleri de sunmuşlar üstelik.

Yine de, ilk gözağrım ve en çok beğendiğim şarkıları bunlar değil. Sizinle de paylaşmak istediğim şarkıları Waterwheel. Yukarıda bahsettiğim enstruman uyumu da bu şarkıyla daha anlamlı olacak sanırım. Keman kesinlikle bir derinlik katmış tüm şarkıya. Bana en çok bir şeyler hissettiren şarkıları da bu oldu. Daha "gerçek" sanki diğerlerinden; bir şeyler anlatmaya çalışıyor gibi. Belki hüzünlü, belki af dileyen ya da kendini anlatmaya çalışan bir şeyler. Aynı zamanda hareketli, durmayan, güçlenen.. Kahramanlık hikayeleri gibi değil ama sıradan hayatlarımızın kendisi gibi bir yandan. Müziği yapanlar bu kadar düşünmüyordur muhakkak. Yine de dinlerken yeni bir yerlere gidip yeni hikayelerle tanışmak güzel oluyor bazen; bunu bana sağlayan her müzisyene de teşekkürlerimi sunuyorum : )

Tadını çıkarın dostlarım, keyifli dinlemeler!

13 Eylül 2012 Perşembe

Jazz Demişken..



Geçenlerde İKSV Caz Festivali'nin bahsi geçmişti, şimdi yine geçecek çünkü -hangi yıl olduğunu net hatırlamıyorum- birkaç yıl önce bu festival çok neşeli ve de kalabalık bir grubu ağırladı: Funk Off.

Funk Off İtalya'dan bir Jazz grubu. Kendilerine "Funky Marching Jazz Band" (Funky Jazz Sokak Grubu) diyorlar. Bunun da bir sebebi var tabi, 16 İtalyalı müzisyen bir yandan müzik yaparken bir yandan da dans ederek, zıplayarak sokaklarda yürüyor, havalı güneş gözlükleriyle birlikte =) Kendilerine "Funk Off: The Brass Band" de diyorlar kimi zaman (Brass = Pirinç), sadece pirinç üflemeli çalgılar kullandıkları için. Bariton, alto ve soprano saksafonlar, trompetler, sousaphone.. ve tabi perküsyon.

Bu Funky grubun İstanbul adlı şarkısını dinleyin mutlaka. Bir yandan İstanbul çalsın, bir yandan da güneş gözlüklü, yürüyen, dans eden 16 kişi düşünmeye başlayın. Bahsettiğim sokak görüntülerinden birini buradan izleyebilirsiniz. Bir ya da iki kişinin öne çıktığı, kalanların da o kişiye destek olduğu bir grup değil ve belki de bu yüzden böyle güzel bir müzik dinleyebiliyoruz =) Herkesin bir şeyler kattığı, o kalabalığı hissettiğiniz şarkılar bunlar.

Hadi kıymetini bilelim o zaman, keyifli dinlemeler! =D

Funk Off - Women & Money (2010 - Una Banda Così)




Görüşmek üzere!

12 Eylül 2012 Çarşamba

Toprağın Altında Hayat Var


Merhaba!

Son yazımda görmek için sabırsızlandığım birinin konserine gittiğimden bahsetmiştim; bu yazıda da görmek için can attığım ve umarım -bir aksilik çıkmazsa- 19 Eylül Çarşamba akşamı, Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu'nda göreceğim bir gruptan bahsetmek istiyorum.

Dead Can Dance, şu ana kadar dinlediğim en özgün ve başarılı gruplardan biri. 1981 yılında bir araya gelen Lisa Gerrard ve Brendan Perry ikilisinin kurduğu bu harika grup, birbirinden başarılı albümler yayınladı, birbirinden güzel konserler verdi. 1998 yılında ayrıldılar, 2005 yılında tekrar bir araya geldiler. Şimdi 2012'ye geldik ve Dead Can Dance uzun bir aradan sonra tekrar Türkiye'ye geliyor. Heyecan verici!

Yaptıkları müziği tanımlamaya çalışırsak yeni nesil orta çağ avrupası müziği ya da basitçe gotik, dark wave diyebiliriz. Yine de yaptıkları müziği bu kalıplara sığdırmaya çalışmak yanlış olacaktır. Çünkü bir şarkıda kendinizi kuzeyde, soğuk ve karanlık bir sokakta yürürken görürken ya da çanlar, kilise orgları vs duyarken (Chant of the Paladin) bir sonraki şarkılarında çok daha oryantal bir müziğe rastlayabilirsiniz: ney, davullar... Bakarsınız birden bir çöle düşüvermişsiniz (Desert Song --linkte şahane bir canlı performanslarını izleyebilirsiniz-- ). Lisa Gerrard'ın vokalleri de hemen her şarkıda sınırlarınızı Avrupa'dan, Afrika'dan, Asya'daki çöllerden daha öte bir yere taşıyor.


Dead Can Dance - Yulunga



80li yıllarda -90lı yılların başlarına kadar- punk kültüründen sonra, bu kültürden beslenen yeni bir akım (Post Punk) ortaya çıkar. Dead Can Dance'in özellikle ilk albümlerinde bu akımın etkileri bolca vardır diyebiliriz bence, bi sakıncası olmaz. Dead Can Dance adlı ilk albümlerinin ilk şarkısı The Fatal Impact buna mükemmel bir örnek.

3. albümlerinden itibaren tarzlarının evrilmesine, daha sabit bir hal almasına şahit oluyoruz: Post Punk türünden uzaklaşmış, daha karanlık ve dingin, orta çağa yaklaşmış. Within the Realm of a Dying Sun & The Serpent's Egg albümleri oldukça belirgin ve benim de favori albümlerim =)

Bu iki albümdeki tüm şarkıları dinlemeye değer ama Within the Realm of a Dying Sun albümünde, Cantara adlı şarkıları ayrıca dikkate değer. Bu şarkının sözleri bir dile ait değil. Lisa Gerrard ve Brendan Perry, atalarının kendilerine yol göstermesi için inzivaya çekildiklerini, bu esnada hissettikleri şekilde şarkı söylediklerini anlatıyor. "Dead Can Dance'i biliyorum" diyebilmek için ilk dinlenmesi gereken şarkılardan biri Cantara. (Çok sevdiğim bir gruptan bahsediyor olmamın kötü yanı da bu işte, uzatıyorum. Bu böyle gider müdahale etmezsem. Toparlıyorum hemen izninizle.)

Dead Can Dance'in evreninde dolaşabilmek için, 3 köşesinden 3 farklı şarkılarını ekliyorum sizin için.

1. Az önce bahsettiğim Cantara.



2. Soundtrack olarak başka başka yerlerde duymuş olabileceğiniz The Host of Seraphim. Her dinlediğimde ürperdiğim, ağıt gibi bir şarkı.


3. Crescent. Bu şarkının yeri bende ayrı. Fazla açıklama yapmıyorum yine, Dead Can Dance'in daha oryantal şarkılarından biri. Selections From North America albümlerinde bulabilirsiniz.




Hoşunuza gitti mi bilmiyorum ama paranız varsa ve bir şans daha vermek istiyorsanız bu konseri kaçırmayın derim. Beğendiyseniz, biletim hazır, bekliyorum hepinizi =)

İyi geceler, iyi dinlemeler!



1 Eylül 2012 Cumartesi

Şarkı Söyleyen Melek


Yazı resmen bitirdik ve eylül ayının ilk günündeyiz; geçtiğimiz yaz çok güzel konserler ve festivaller düzenlendi. Eylül ve ekim boyunca da devam edecek. Maddi sıkıntılarımdan dolayı konser konser gezemedim ama, uzun zamandır beklediğim biri vardı ki onu kaçırmadım işte.

2007 yılının İKSV Caz Festivali düzenlendiği sırada benim İstanbul'daki ilk senemdi. Konser konusunda oldukça bereketli bu şehre henüz alışamamıştım. İstiklal'de yürürken biri elime bir broşür tutuşturdu: İKSV Caz Festivali programı. Hızlıca bir göz attım kimler geliyormuş diye, gözüme Antony and the Johnsons ilişti. İsmi daha önce hiç duymamıştım. Açıklama kısmında "son derece sıradışı, kırılgan bir vokal şekline sahip.." gibi bir şeyler yazıyordu. Önce önyargılı yaklaştım aslında, "bu pek iyi sayılmaz ama ilginç gibi, idare edin işte" der gibi geldi o açıklama :D

Yine de merak ettim ve eve gider gitmez ilk işim -adını unutmadan- Antony and the Johnsons şarkıları dinlemek oldu. Last.fm sağolsun, en çok dinlenen şarkılarını buldum önce. İlk dinlediğim eseri Hope There's Someone oldu.

Hayatımda bir şeyi yaptığım için kendimi en şanslı hissettiğim anlardan biri oldu dinlediğim ilk an.

Vokal Antony Hegarty'ye ait. (CocoRosie severler de "Beautiful Boyz" adlı şarkıdan tanırlar Antony'yi)

Gerçekten "sıradışı ve kırılgan"la ne demek istendiğini anlayabilirsiniz Antony'yi dinlerken. Oldukça naif, hoş, yumuşak ve bir o kadar da hüzünlü bir sesi var. Düşünceleri de aynı şekilde naif, umutlu. Mutsuzluğunun tadını çıkarıyor gibi de bir yandan. Her duyguyu oldukça yoğun yaşadığını anlıyorsunuz dinledikçe. Özellikle "çok erkek" (!) biriyseniz, öyle olmak zorunda kaldıysanız, sizi kimsenin duymayacağı bir yerde dinleyin şarkılarını biraz gevşeyip. "Küçük bir kız çocuğu" gibi ağlayın, pişman olmayacaksınız.

Neyse lafı fazla uzattım; 2007'deki konsere gidemediğim için üzülmüştüm ama bu sene, 2012 yazında tekrar İKSV Caz Festivali kapsamında Antony Hegarty'nin Flarmonia İstanbul ile birlikte konser vermeye geleceğini öğrendim. Biter korkusuyla anında bilet aldım. 9 Temmuz günü geldiğinde olağanüstü bir konser izleme şansı buldum. Eğer bir gün bir yerde izleme şansınız olursa asla kaçırmayın. Konserdeki en başarılı performanslarından iki tanesini paylaşmak istiyorum sizinle. (Linkler Flarmonia İstanbul yerine Hollanda'dan Metropole Orchestra'yla birlikte hazırlanan performanslara ait)

İlki I Fell in Love with a Dead Boy. Tek kelimeyle mükemmel.

İkincisi, asıl dinlemenizi çok istediğim şarkısı, Crazy in Love. İsmi tanıdık geliyor olabilir, bir Beyonce cover'ı. Aynı sözlerle iki farklı insanın yorumunu kıyaslayınca biraz anlıyorsunuz Antony'nin hissetme şeklini. Hayatımda dinlediğim en başarılı cover çalışmalarından biri bu şarkı. Hatta belki de en iyisi. Dinlerken aşık olmak ve acı çekmek, o güzel melankoliyi yaşamak istedim.



Antony and The Johnsons & Metropole Orchestra - Crazy In Love

Keyifli dinlemeler! Sevgilerimle =)